Yeni yayınları e-posta olarak alabilirsiniz

5 Mayıs 2017 Cuma

Sanat anlayışı ve sağlık sektörü


Aslına bakacak olursanız başlığa "Sanat anlayışı" yerine, yine sağlıktaki gibi "Sektör" kullanılabilirdi. Çünkü sanatta da aynen sağlıktaki gibi bir yozlaşmışlık sözkonusudur. Elbette ki yozlaşmış olan direkt sanatın kendisi değil, sanat anlayışıdır. Ama her şeye rağmen sağlıkta olduğu gibi para gerçek sanatta ön planda değildir. İstisnalar hariç, gerçek sanatçılar hiç bir zaman çok zengin olmazlar. Dahası sefalet içinde ölenlerine sıkça rastlanır. Gerçi öldükten sonra değerleri anlaşılabilir. Ancak bu durumun sanatı yapanın kendisine bir faydası yoktur. Zaten para kaygısı güdülerek yapılan hiç bir şey sanat değildir.
Neyse, gelelim ana mevzuya.


Ama konuya direkt dalmadan önce adı SSKB (Sanat ve Sanatçıları Kontrol Başkanlığı) olan bir kurum hayal edelim. Bu kurumu da amerikalıların eseri olsun (Böyle saçmalıklar hep onlardan çıkar) Ve bu kurum tüm dünyada belirli okullardan mezun olmayan, kendilerinin onaylamadığı hiç kimsenin sanatla ilgilenemeyeceği ve eğer onlardan izinsiz bir eser ortaya koyan olursa ciddi cezalar alacaklarını öngören kanunlar çıkartsınlar devlet eliyle.

Elbette ki böyle düşününce çok saçma ve ütopik geliyor değil mi?
Peki ya insan sağlığı söz konusu olduğunda FDA'in (Food and Drug Administration) yaptığı nedir? Bu kurumdan izinsiz hiç kimse her hangi bir hastalık için ilaç yapamaz, hiç kimseyi tedavi edemez. Eğer insanları tedavi etmek istiyorsanız mutlaka doktor olmalısınız ve FDA'in onay verdiği ilaçları hastalara sunmalısınız.

Bu düşüncemle ilgili gelecek itirazları peşinen duyar gibiyim.
Muhtemelen bir çok insan sağlık söz konusu olduğunda elbette ki ciddi bir eğitim gerektiğini ve bu işin şansa bırakılmaması gerektiğini düşünüyordur. Haklılar da. Ancak asıl düşünülmesi gereken doktorlara verilen eğitim ve ilaç firmalarının ürettikleri ilaçların insan sağlığı için yararlı olup olmadığı yönünde olmalıdır. Ve insan sağlığı ile ilgili bir konunun sadece para kaygısı güden şirketlere bağlı olmaması gerektiğidir. Bilginin kaynağı ilgidir. Ve bir konuyla ilgilenen insan okullarda hiç öğretilmeyen çok değerli bilgilere gayet güzel ulaşabilir, ya da kendine has yepyeni yöntemler geliştirebilir. Ama 6 yıllık eğitimleriyle övünen Doktorlar, aslında hakkında çok az şey bildikleri hastalıkları tedavi etmek için çok iyi bilmedikleri ilaçları hiçbir şey bilmeyen insanlara reçete eden kişilerdir.

Benim kişisel fikrim doktorların aldığı en önemli dersin egolarını tavan yaptırma yönünde olduğudur. Okunaksız yazdıkları reçeteler bile bunun bir göstergesidir. Ve ilaçların insanı iyileştirmeden ziyade tam tersi yönde etki ettiği şeklindedir. Bütün mesleklerde müşteri veli nimet iken, sadece doktorlukta hasta sömürülüp aşağılanması gereken bir varlıktır.
Şunu unutmayın ki erdemli olmaya giden yolda en büyük engel egodur. Egosu tavan yapmış insandan belki korkulur. Ama kesinlikle saygı duyulmaz. Böylelikle kutsal meslek olarak görülen doktorluğun kutsallığı nerede kalıyor sormak isterim. Çünkü egosu çok yüksek bir insanın kutsallıkla alakası yoktur.

Şimdi gelelim yine sanat mevzusuna.
Bütün sanat dallarının en tepesinde müzik vardır. Ve eğitim almak istiyorsanız bunun için konservatuarlar vardır. Bu konservatuarlar girmek için de bazı sınavlardan geçmek zorundasınız tabii ki. Ancak dünyanın en yetenekli müzisyeni bile olsanız mesela fusion tarzında çalıyorsunuz diye reddedebilirsiniz. Yani sizi test eden bir kaç dinozor hocanın kafasındaki kalıplar dışındasınız diye içeri alınmazsınız. Halbuki sanat kalıp tanımaz. Ve neredeyse bütün iyi santçılar sokaktan gelmiştir. İyileri tenzih ederim. Ama genelde akademilerden robot çıkar, sanatçı değil.
İşte demem o ki, biraz önce yukarıda bahsettiğim SSKB diye bir kurum sanat için var olmuş olsaydı eğer ortaya çıkan sonuç ne olacaksa, bugün sağlık için kurulan FDA sayesinde sağlıkta ortaya çıkan sonuç da aynen odur. Çünkü insanlığın on binlerce yılda geliştirdiği ve doğruluğu kanıtlanmış tedavi yöntemleri, ortodoks tıp ortaya çıktığından beri çöpe atılmış ve unutturulmuştur. Bu insanoğlunun kendi kendine ettiği en büyük ihanetlerden biridir.

Maalesef ki sağlık bir sektöre dönüşmüş ve para diğer bütün her şeyde olduğu gibi en yüce değer olarak görülmüştür. Yanı sıra insanlığa faydalı olmaya çalışanlar ise bertaraf edilmiştir.
Örneğin Dr. Royal Raymond Rife, yirminci yüzyılın en büyük dâhilerinden biriydi. 1920′li yıllarda, olmayan bir teknolojiyle icat ettiği bir mikroskop sayesinde yaşayan virüsü tespit edip, icat ettiği frekans aleti ile hastalıklı virüsleri yok etmeyi başarmıştı.

Bu muhteşem mikroskop sayesinde virüsleri gerçek olarak gören ilk insan oldu.
Aynı zamanda koordinatları ayarlanabilen rezonans tekniğini bulan kişiydi. Bu teknik kanserli tümörleri ve virüsleri yok edebiliyordu. Heidelberg Üniversitesinden derecesi olan; buluşları on dört ödüle layık görülmüş ve çalışmaları Timen Bearing şirketinin sahibi mültimilyoner Henry Timken tarafından finanse edilen bir bilim insanıydı. 1934 yılında Kaliforniya Üniversitesinde yapılan deneylerde on altı ölümcül kanser vakasında denenmiş ve üç ay içinde hepsi de tamamen iyileşmişti. Rife’ın yöntemi hiçbir yan etkisi olmayan antimikrobiyal terapilerden biriydi. Fakat ne yazık ki, Rife’ın bilimsel teorileri ve metotları, Ortodoks bakış açısı ile çatışma içerisine girdi.
Sonradan Amerikan Tıp Derneği’nin (AMA) başkanı olan, Morris Fishbein, bulgularını kendi şirketi lehine kullanmak istedi. Rife bunu reddedince araştırma çalışmaları durduruldu ve Barry Lynes’ın Kanserin İyileştirilmesi, Elli Yıllık Örtbas isimli kitabında anlattığı gibi hasıraltı edilmeye çalışıldı. (Bu arada AMA’nın eski başkanı ve kurucusu Dr. Milbank Johnson, Rife’nin kanser terapisi çalışmalarının sonucunu duyurmak üzereyken zehirlenerek öldürüldü ve hazırladığı raporlar bulunamadı.)

AMA tarafından bu yöntemi kullanan doktorlara baskı yapılmaya başlandı. Çoğu boyun eğdi ve cihazları bıraktı. Rife’ın laboratuarına hırsız girdi ve mikroskobu çalındı. Rife’ın laboratuarları kundaklanarak yok edildi. Onun çalışmalarını yedekleyen Dr. Nemesis, araştırma raporlarını yok eden yangında gizemli bir şekilde öldürüldü. Benzer bir yangı, Rife’ın araştırmalarını onaylayan, Burnett Laboratuarını da yok etti. New Jersey’deki Burnett Laboratuarı tam Rife’ın buluşunu konfirme edeceği sırada arsenik nedenli yangın çıktı. Rife’ın frekans aletlerini üreten şirket battı. Birlikte çalıştığı Dr. Kendall, bir anda bilinmeyen bir sebeple zengin olup emekliye ayrılıp Meksika’ya gitti. Başka doktorlar da aniden Rife’ın tekniğini bırakıp reçete yazmaya başladılar.

Rife, AMA tarafından mahkemeye verildi. Uzun süren ve maddi açıdan yıpratıcı geçen bir dönemden sonra Rife mahkemeyi kazandı. 1944 yılında Johnson basın toplantısı ayarladı, niyeti klinik sonuçlarını açıklamaktı, nedense toplantıdan bir gün önce kaza geçirerek öldü ve notları kayboldu. Çalışmaları ise hasır altı edildi. O günden bu yana “kronik” adı altında ölümün son saniyesine kadar bin bir yan etkisi olan ilaçlara mahkûm bırakıldığımız süreç başladı.

Royal Raymond Rife 1971 yılında Grossmont Hastanesi’nde yüksek dozda Valium ile alkol zehirlenmesi nedeniyle yaşamını yitirdi.

Bunun gibi çok örnek verilebilir. Ancak bu yazının amacı o olmadığından gerisini okuyucunun ilgisine ve kendi araştırmalarına bırakıyorum.

Şunu sakın unutmayın, gerçek okullarda öğrenilmez. Okulda size kendi yarattıkları gerçekliği gösterirler-ki buna yalan denir-. Gerçek her zaman görünenin ardında gizlidir. Hatta onun da ardında.
Üniversiteyi bitirdikten sonra hemen işe girip çok para kazanacağını sanan çaylaklar ya iş bulamazlar, ya da üç kuruş maaşla buldukları işte okulda öğrendiklerini unutmak zorunda kalırlar.
Herkese sağlıklı ve sanat dolu bir yaşam dilerim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder