Yeni yayınları e-posta olarak alabilirsiniz

27 Ağustos 2017 Pazar

En sağlıklı yemek tarifi

Her ne kadar ilk etapta konuyla ilgisizmiş gibi görünse de, eski bir zen hikayesiyle başlamak istiyorum. Sabredip devam ederseniz, konunun nasıl bağlandığını göreceksiniz.

Evvel zaman içinde Çin’de Çi Çang adında bir adam vardı ve dünyanın en iyi okçusu olmak istiyordu. Ona Vei Fei diye bir adamdan bahsettiler, ne var ki adam çok uzak bir diyarda oturuyordu. Çang uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra fei’yi buldu. Usta Çang’a evvela gözlerini hiç kırpmadan uzun zaman durmak gerektiğini söyledi. Çang evvela eşinin dokuma tezgahı altına uzanarak gözünden birkaç milimetre ötede işleyip duran mekiklere rağmen irkilmemeyi öğrendi. İki yıl sonra göz adelelerine öyle hakim olmuştu ki, günün birinde küçük bir örümcek kirpikleri arasına ağ kurdu. Çang bunun üzerine piştiğine hükmederek artık ustasının yanına gitmeye karar verdi.


Fei çırağına “aferin” bile demedi, “bu daha işin başlangıcı” dedi ve ondan eşyaya bakmasını öğrenmesini istedi; “çok küçük bir şey sana büyük, büyük olan bir şey de küçük görünmeye başladığı zaman yine gel” öğüdünü verdi. Çang evine döndü, gözle zor far kedilen küçük bir böcek bulup, onu bir ot parçasının ucuna koyarak uzaktaki pencerenin kenarına yerleştirdi. Tam üç yıl boyunca o böceğe baktı ve günün birinde o küçücük böceği bir at boyundaymış gibi görebildiğini far ketti. Hemen ustasının yanına koştu. Usta Çang’ın azmine şaştı, “aferin” dedi.Artık çok uzakaladaki hedefleri bile istediği yerinden vurabiliyordu. Ustasının huzurunda yay çektiği koluna su dolu bir bardak yerleştirmek suretiyle yüz tane oku, yüz adım ötedeki bir ağaca ard arda fırlattı. Attığı her ok bir öncekinin arkasına saplanıyordu ve böylece yüzüncü ok fırlatıldığında, kendisine doğru uzanan oklardan yapılmış bir ip hasıl oldu. Ustası yine “aferin” dedi.

Çang iftiharla evine döndü. Çang artık çok iyiydi ama en iyi değildi. Ustası vei Fei yaşadıkça en iyi olmasına imkan yoktu. Yeniden Fei’nin yanına yollandı ve onu uzaklardan gördüğünde yayına bir ok koyarak fırlattı. Ustası durumu fark edip mukabil bir okla okunu havda ikiye böldü. Sadkataki bütün oklar bitinceye kadar oklaştılar ama yenişemediler. Neticede birbirlerini kucaklayıp barıştılar ve Fei, öğrencisine çok uzaklarda Ho dağının doruğunda yaşayan Kan Ying ustaya gitmesini istedi. Ancak ondan ders alabilirse dünyanın en iyi okçusu olacaktı. Çang hemen yola koyuldu,aylarca yol yürüdü. Ho dağının tepesine tırmanabilmek için ayaklarını kan içinde bıraktı. Neticede Ying ustayı buldu. Bu, çok yaşlı, kamburu çıkmış, tatlı bakışlı bir ihtiyardı. Ona durumu anlatı ve ne kadar başarılı olduğunu göstermek için çok yükseklerden uçmakta olan göçmen kuşlar sürüsüne ok fırlatarak beş tanesini düşürdü. Ying Usta, “Demek sen hâlâ oksuz yaysız isabet ettirmesini öğrenemedin.” diye çıkıştı ve görülmeyen bir yaya görünmeyen bir ok yerleştirir gibi hareketler yaparak çok uzaklarda uçan bir akbabaya nişan aldı ve görünmeyen okunu fırlattı; akbaba hemen taş gibi yere düştü.

Çang kendisinde neyin eksik kaldığını anlamıştı. Ying ustanın yanında dokuz yıl daha kaldı ve orada neler öğrendiğini kimse bilemedi. Dokuz yıl sonra dağdan indiğinde eski saldırganlığından, iddialı hallerinden ve heybetinden eser kalmamıştı. Eski ustası Fei, onu görünce, “tamam” dedi, “artık ben bile senin eline ustalıkta su dökemem.”

Evine dönen Çang’ı ondan sonraki yıllarda hiç kimse elinde ok ve yayla görmedi. Yalnızlıktan hoşlanan, evinden çıkmayan, konuşmaktan haz etmeyen sakin bir ihtiyardı artık. Kırk yıl böyle yaşadı. Kendisine niçin ok ve yaya hiç el sürmediğini soranlara şöyle cevap veriyordu:

-Hareketin en yüksek kertesi, hareketsizliktir. Belâgatin en yüksek kertesi hiç konuşmamaktır. Ok atmadaki en yüksek ustalık derecesi ise hiç ok atmamaktır!

Günün birinde eski bir arkadaşını ziyarete gitmiş ve konuşma esnasında dostuna, masada duran şeyin ne olduğunu sormuştu. Ev sahibi evvela işi şakaya vurdu, cevap vermek istemedi ama sual üçüncü kere tekrarlanınca durumu anladı:

-Ah usta!Gerçekten de bütün çağların en büyüğüsün sen, muhakkak; bir yayın ne olduğunu,ne işe yaradığını unutmuşsun çünkü!

Yine rivayet ederler ki, bu hadiseden sonra ressamlar fırçalarını kaldırdıkları gibi çöplüğe attılar; çalgıcılar sazlarının tellerini kopardılar; dülgerler aletlerini çalışırken görülmesin diye köşe bucak sakladılar. 

Şimdi gelelim en sağlıklı yemek tarifine:

Eskiden beridir yemek yapmak, yemek programlarını izlemek ve yemek kitapları toplamak en sevdiğim şeylerden biri olmuştur. Ama gün geçtikçe bir yemeğin ne kadar lezzetli ise, o kadar sağlıksız olmaya başladığını fark etmem çok uzun sürmedi. Çünkü her seferinde o en temelde sağlıklı olan gıda maddelerini bir sürü işlemden geçirerek sağlıksız ve yenmemesi gereken doyuruculara dönüştürüyoruz. Her ne kadar "doymak" ile "beslenmek" arasında bir bağ varmış gibi görünse de, aslında tamamen birbirinden alakasız şeylerdir. Yani doyarsınız, ama beslenemezsiniz. 

Çok uzatmadan şu şekilde özetleyelim:
  • Sebzelerin suyu alkali sudur. Ama sebzelerin pişirilmesi içlerindeki alkali su miktarını azaltır. 
  • Sebzeleri pişirmek, içlerindeki protein değerini %50 azaltır. Oysa sebzeler iyi birer protein kaynağıdır. Sebzelerdeki protein hayvansal proteinler gibi sindirim sonucu asit oluşturmazlar. Sebzeleri pişirmekle vitamin değerleri %50-80 oranında azalır.
  • 45 dereceyi geçen ısılarda sebzelerin içindeki sindirim enzimleri yok olur. Tüm çiğ sebzeler, kendilerini tam olarak parçalamaya yetecek miktarda sindirim enzimi içerirler. Pankreas, pişirme sonucu azalan bu enzimlerin yerine sindirim enzimi üretmek zorunda kalır.
  • Pişirme, sadece vitamin ve enzim kaybına sebep olmaz. Yüksek ısıda pişirme, serbest radikal oluşumuna da yol açar. Serbest radikaller asitlenmeye sebep olur.
  • Sebzeler çiğken elektron deposudur. Pişirmeyle bu elektronlar kaybolur ve pişmiş sebzelerin antioksidan özellikleri azalır.
  • Özellikle koyu yeşil ve mor sebzeler çiğ tüketildiklerinde çok yüksek antioksidan kapasitesine sahiptir. Semizotu gibi omega 3 türü iyi yağları içeren sebzeler pişirilince bu özelliklerini kaybederler. İçlerindeki yağlar yüksek ısıda bozulur.
Elbette ki artık eskisi gibi yemekler yapmıyorum. Ama yemek programlarını izlemek benim için hala zevkli 😋

Geçen yine bir programda obez bir hanım çıkmış kızartma tavuk tarifi veriyor. Sos ise soya ve mısır nişastasından oluşuyor. Kesinlikle lezzetli olur, biliyorum. Çünkü benzer şeyleri ben de yaptım önceden. Ama şimdi soyadan başlayarak kısaca bir analiz edelim bakalım neymiş.

Dünya’da bulunan soyaların neredeyse %100'ü GDO'lu durumdadır. GDO'lu soya tüketilmesi halinde küçük çocuklar üzerinde hormonal değişikliklere sebep olmaktadır. Örnek verecek olursak, erkek çocuklar üzerinde kadınsı özellikler, kız çocuklarında ise erkenden ergenliğe girme, ses kalınlaşması gibi dehşet verici olumsuz etkiye sahiptir. Mümkün olduğunca GDO'lu soya ve türevlerinden uzak durmakta fayda vardır.

Şunu unutmayın, genetiği değiştirilmiş organizma, sizin genetiğinizi de değiştirir. Ama tabii ki bu değişim çizgi romanlarda olduğu gibi sizi süper kahraman yapmaz. Daha ziyade hilkat garibesi gibi bir şey olur.


GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli tez, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu görüşüdür. Ancak worldometers sayfasından an itibariyle aldığım aşağıdaki tabloya bakarsanız bu iddianın gerçeği kesinlikle yansıtmadığını görürsünüz. 



Dünyada, 800 milyonun üzerinde insan açlık çekiyor. Ancak dünyada üretilen gıdalar, aslında tüm dünyayı doyurmak için yeterli. Sorun, gıdaya ulaşmak için yeterli paraya sahip olamamaktır. Bu durumda açlık, üretim yetersizliğinden değil, üretilen gıdanın adil paylaşılamamasından kaynaklanıyor.

Üçüncü dünya ülkelerinde yoksulluk, büyük ölçüde Serbest Pazar aldatmasıyla yüzyıllardır süren sömürge ekonomisinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yetmişlerden beri endüstriyel tarımı geliştiren "Yeşil Devrim"le de artıyor. İhracat amaçlı tarım takıntısı, üçüncü dünya ülkelerinin dev şirketlerine ve elit tabakasına birçok yararlar sağladı.


Çoğu çevre bilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından % 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar, dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Gelelim mısıra. Bugün marketlerde ya da pazarlarda genetiği bozulmamış mısır bulabileceğinizi sanmıyorum. Hele bir de bu nişasta olduysa zararları saymakla bitmez. Fakat buradaki amacım tek tek hepsinin zararlarına girmek değil, ana itibariyle neler olduğundan bahsetmek.

Mesela ilginizi çekebilecek enteresan bir araştırma var.

Fransa’da Strasbourg Üniversitesi’nde biyolog olarak görev yapan Mathilde Tissier bir gün yeni doğan hamsterın ilk anlarını izliyordu. Annesi yavrusunu doğurduktan sonra etrafta koştururken birden yavrusunu alıyor ve mısır tanelerinin arasına koyuyor. Tissier annenin bunu neden yaptığını merak ederken, anne hamster birden yavrusunu yemeye başlıyor!

Araştırmacılar devamlı bu yiyeceklerle beslendikleri takdirde hamsterlarda bazı beslenme bozukluklarının çıkacağını düşündüler. Ancak ortaya çıkan sonuç basit bir vitamin eksikliğinden çok çok daha farklıydı. Evde beslediğimiz o küçük sevimli kemirgenler beklenmedik şeyler yapmaya başladılar. Dişiler başarılı bir şekilde üremeye devam ettiler ama mısırla beslenenler yuvalarının dışında doğum yapmaya başladılar. Anormal davranışlar bundan sonra da devam etti. Doğurdukları yavruları daha ilk günlerinde yemeye başladılar. Sadece bir dişi yavrusunu yemedi, sadece onunla ilgilenmeyi kesti ama o yavrunun da akıbeti iyi olmadı. En azından bir yavru kurtuldu diyecekken, iki erkek kardeşi yeni doğmuş dişi yavruyu yedi.

Niyasin Eksikliği Anormal Davranışlara Yol Açıyor!

Araştırmacılar tam bir yıl boyunca bu hayvanlara ne olduğunu araştırdılar. Hamsterlar ve diğer birçok kemirgen genç üyelerini yerler ama bu durum bir bebek öldüğünde veya anne hamster yuvasını temizlemek istediğinde olur. Araştırmacılar hamsterların yiyeceklerine takviye gıda koyduklarında ise yavrular sağlıklı bir şekilde büyütüldü.

Takviye gıda konduğunda hamsterların davranışları normale döndüğüne göre besinlerde bir eksiklik olmalıydı. Buğdayda bir şey yoktu ama mısır çok sayıda küçük besinden mahrumdu, özellikle de niyasinden. Sürekli mısır ile beslenip niyasin eksikliği yaşayan insanlarda da pellagra adlı bir rahatsızlık baş gösteriyordu. Bu hastalık 1700’lerin Avrupa’sında mısır temel gıda maddesi haline gelince ortaya çıkmıştı. Pellagra yaşayan insanlar korkutucu kızarıklıklar, ishal ve demans geçiriyordu. Hastalığın nedenleri 20. yüzyılın ortalarında bulunana kadar milyonlarca insan acı çekmiş ve binlercesi ölmüştü. http://www.sciencealert.com/a-diet-of-corn-is-transforming-french-hamsters-into-raging-cannibals 

Sırada tavuk var.
Ama bu canlıya gerçekten tavuk demek mümkün mü ondan emin değilim. 

Öncelikle firmalar civciv alıyorlar. Civcivler çoğu zaman daha iyi büyüme için hızlı büyüyen ırkların çaprazlanması ile oluşmuş genetik yapıya sahip. Bu civcivler büyük, havasız ve dar besi yerlerine doluşturuluyor. Eğer besi (yani eti) için besleniyorsa mümkün olduğunca az hareket etmesi tavuğun daha hızlı büyümesi için şart. Bu sebeple kapasitenin tamamını tavukla doldurmak ve hayvanlara hareket edecek yer bırakmamak gerekiyor.

Bu dönemde tavukların beslenmesi düzenleniyor. Ot, böcek gibi tavukların doğal diyetinde olan hiçbir besin bu besi yerlerine giremiyor. Sadece özel hazırlanmış bol kalorili besinler tüketim için tavukların tüketimine sunuluyor.

Ardından antibiyotik kullanımı devreye giriyor. O kadar fazla hayvanın bir anda hasta olmasını istemeyen üreticiler antibiyotik kullanımına başladıktan sonra tavukların daha hızlı büyüdüğünü görmesiyle beraber tavuklara antibiyotik kullanma alışkanlığı daha da pekişiyor.

Evet tavuklarda antibiyotik kullanılıyor. Bunun sebebi aslında bulaşıcı hastalıklar değil. Zira bulaşıcı hastalıklar için çok minimal antibiyotik kullanımı bile yeterli olacaktır. Ama eğer tavuklarınızı erken büyütmek istiyorsanız onların bağırsak florasını yok etmelisiniz.

İnsanda olduğu gibi tavuklarda da bağırsak florasının zarar görmesi onların hızlı kilo almasına ve gelişmesine sebep olur. Bu durumu oluşturmak için onlara yoğun antibiyotik vererek hormonal sistemini bozmanız yeterli.

İpin ucu o kadar fazla kaçmış ki dünyada kullanılan antibiyotiklerin yaklaşık %80'i hayvanlara veriliyor.

Tavuklar o kadar hızlı büyüyor ki çoğu zaman iskelet sistemi bu büyümeye uyum sağlayamıyor ve kemik kırıkları oluşuyor. Sonuç olarak 10-15 yıl ömrü olan bu güzel hayvanlar yaklaşık iki aylıkken kesiliyor ve sofranıza geliyor.

Burada tavukların nasıl bir vahşete maruz kaldığından bahsetmeyeceğim. Ama onlara dünya üzerinde bir cehennem hazırladıkları kesin.

Sağlık üzerine etkisini daha da detaylı okumak isteyen bu siteden bakabilir. https://www.fitekran.com/tavuk-yemek-zararli-mi/

Evet, obez hanımın yemek tarifinden buraya geldik. Bakın şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım: En küçük bir sallantıda bile yıkılabileceğini bilmesine rağmen, inşaat melzemelerini en adisinden kullanan bir müteahittin yaptığı apartman gibidir kendi vücudumuza yaptığımız. Daha ucuz olsun diye aracın deposuna gazyağı doldurmayız, ama elimize ne geçerse mideye gönderme peşindeyiz. Üstelik yediklerimizin son derece zararlı olmasının yanı sıra yediğimiz miktarlar da çok abartılı. İnsanlar ihtiyaçların 10, hatta 100 katını yiyorlar. Ee, tabii sonra da hasta olup "Allahım bunu bana neden reva gördü" diye dertleniyorlar. Elbette ki Allah'ın bu işle ilgisi yok. Tüm beslenme kültürümüz bozuk, yozlaşmış ve dibine kadar yanlış. İstisnasız tüm yemek programlarında saçma sapan sağlıksız yemekler gösteriliyor. İşini tam manasıyla bilen doktor ya da diyetisyen o kadar az ki. İşi bilenler de zaten otorite tarafından aforoz ediliyor. Dün gördüğüm bir haberde iyice bunalan Canan Karatay "Ne bok yerseniz yiyin" demişti. 😁

Sınırsız şeker yiyoruz. Bu şekilde sağlıklı kalmak mümkün değil. 

Yiyecek binlerce şey arasından sadece buğday ürünlerine takılmış kalmışız. Ana besin kaynağımız olmuş. BUGÜN NE YİYEK 

Yemekteki amacımız enerji almak olmalı. Ama yediklerimiz yüzünden enerjimiz tükeniyor. Bakın basitçe bir örnek vereyim; Beslenmek için yiyorsanız kendinizi daha zinde ve iyi hissetmeniz gerekirken tam tersine kendinizi uykulu halsiz hissediyorsanız, yediklerinizde bir yanlışlık var demektir. Az yiyerek daha az toksik maddelere maruz kalırsınız ve bünye bunları harcamak için yorulmaz. Hücreler daha az enerji tüketerek daha az yıpranır. Hayatın anlamı yemek değildir. Tadı her güzel olan şeyi mideye indirirseniz, kümes hayvanından bir farkınız kalmaz. "İyi de hocam, onu yeme, bunu yeme. Peki ne yiyecez biz?" sorusu algılarınızın tamamen bozulduğu anlamına gelir. Aklı başında biri size "buğday ve şeker zararlıdır" diyorsa bilimsel ve örnekleriyle de açıklanabilir bir gerçeklikten bahsediyordur. Onun misyonu tek tek size ne yenmesi gerektiğini anlatmak değildir. Ya da size sağlıklı yiyecekler alabileceğiniz para vermek değildir. Ya da doğal ve sağlıklı gıda üreticiliği değildir. Bu gibi işler devletindir. Ama devlet dediğiniz halkın sağlığını değil, parayı düşünür. Esasında tüm bunları anlayabilmeniz için kapitalist sistemin nasıl işlediğini bilmeniz gerekmektedir. En azından bu sayede toplum sağlığı için uğraşan bir kaç insanı da harcamamış olursunuz. 

Sadece lezzet faktörüne takılırsanız bağımlılık kazanırsınız. Diğer sağlık faktörlerini es geçerseniz aslında lezzetli yemek yapmak zor bir iş değildir. Ben size basit bir tüyo vereyim, evde her zaman monosodyum glukomat bulundurun. En azından bir misafir geldiğinde yaptığınız her yemeğe katabilirsiniz ve çok lezzetli olur. Hatta yandaki resimde de gördüğünüz gibi helal sertifikası da var. 😁(sol altta sarı ile işaretledim)  Bu arada insan sağlığına bu derece zararlı bir kimyasala helal sertifikası vermenin ne gibi bir mantığı vardır onu da siz düşünün artık.

İnsan, ruh ve beden olarak bir bütündür. Dengesiz beslenmeden kaynaklanan herhangi bir hastalıkta ilaçlarla tedavi olamazsınız. İlaçlar sadece sizi çok kısa vadede iyi ediyormuş gibi görünür. Hem ömür boyu ilaçlara mahkum olursunuz, hem de uzun vadede diğer başka hastalıklara zemin hazırlarsınız. Doktorların hastalıkları somatik ve psikolojik diye ayırmalarının sebebi çare bulmak değil, tam tersine sorun yaratmaktır. Bütün hastalıklar psikosomatiktir. Dolayısıyla tüm hastalıklara ve beslenme bozukluklarına insanı bir bütün olarak düşünerek bakmak gerekir. Konu ile ilgili şu makaleyi okumanızda fayda var. http://iyilestirici.blogspot.com.tr/2017/06/beslenme-psikolojisi.html 

Sanırım şimdi en başta neden o zen hikayesini örnek verdiğimi anlamışsınızdır. 

Yemek yapmanın en yüksek kertesi yemek yapmamaktır. 

Not: 07.09.2017

Bu yazıyı yazdıktan sonra fark ettim ki, okuyanların büyük bir çoğunluğu baştaki zen hikayesiyle konu arasında bir bağlantı kuramamışlar. En sevmediğim şeylerden biri de espriyi açıklamaya çalışırken söz konusu esprinin anlamsız kalmasıdır. Ya da ironiyi açıklamaya çalışırken ironik olmak gibi. 

Elbette ki en baştaki amacım burada uzun uzadıya zen'in ne olduğunu anlatmak değildi. Bu yüzden şimdi kalkıştığım ek bir açıklamaya gerek duymadım. Fakat konunun özünü kavrayamayanlar için ben bunu zorla da olsa bağlamaya çalışayım.

Zen dediğimiz şey basitçe ifade etmek gerekirse "minimalizm"dir, ya da "sadelik" Zen aslında, Zen Budizminden geliyor. Buna bir inanış diyebiliriz. Ama aslında inanışta değil; yaşam tarzıdır. Şintoizm ya da Budizm fark etmez, hepsi Japon kültürünü ve günlük yaşayışı düzenliyor ve mükemmel bir hale getiriyor.

Bu kültürü incelemek elbette ki ufkunuzu açacaktır. Ama Japonya'da dolaştığım süre zarfında özellikle şunu fark ettim ki, içinde bulunmak da içinizi açıyor ve ciddi bir dinginlik ve huzur getiriyor. Televizyonu pek açmam. Ama açtığım zaman da genellikle izlediğim kanal NHK WORLD oluyor. İlgilenenler için söylüyorum, orada Japon kültürünü görmeniz mümkün.






Mesela soldaki resme bakacak olursanız zen'i görürsünüz. Sağdaki  ise normal bir buket çiçektir. Elbette ki çiçek oldukları için yine de güzel görünebilirler. Ama sanırım iki resim arasındaki farktan ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

Her şeyin en güzeli ve en sağlıklısı doğal halidir. Elbette ki kendi yaratıcılığınızı kullanarak bir sanat eseri yaratabilirsiniz. Ama doğayı kendi var oluşundan daha güzel ve sağlıklı bir hale getiremezsiniz. Aynı şey doğal gıdalar için de geçerlidir. Şimdi tutar da brokoli ve su teresi gibi sebzeleri pişirirseniz içeriklerindeki bir çok enzim zarar görür, bu da hastalıklarla savaşta faydalı etkilerinin azalmasına sebep olur.

Aslına bakacak olursanız bu iş sanıldığından daha karışıktır. Yemeklerin büyük bir kısmı pişirildiklerinde sağlıksız olsalar da, bu tüm pişmiş gıdaların zararlı olduğu anlamına gelmez. Kızartma ve barbekü gibi çok yüksek derecelerde pişirilen gıdalarda zararlı maddeler oluştuğu ve sağlığa faydalı enzimlerin yok olduğu doğrudur. Ama yemeklerinizi özellikle buharda pişirme, çorba ve haşlama yöntemiyle hazırladığınızda besleyici özelliklerini korur. Ve vücudunuzun daha kolay sentezlemesini sağlarsınız. Bazı vitaminler suda çözünür, ısıya karşı duyarlıdır ve özellikle fazla pişirildiğinde vitaminlerin önemli bir kısmını kaybederler, Örneğin domatesi sadece iki dakika pişirmek bile içindeki C vitamini miktarının %10 azalmasına sebep olur. Ama pişirme C vitamini gibi bazı değerli vitaminlerin yok olmasına sebep olurken, likopen denen antioksidanın da ön plana çıkmasını sağlar. 


Bütün bunlara rağmen yaptığımız yegane şey doğal bir sebzeyi alıp, lezzetli olsun diye bir sürü işlemden geçirdikten sonra yemek. Biz her şeyi öyle cafcaflı ve süslü püslü havalı halleriyle seviyoruz. Yalın güzellikten bir şey anladığımız yok. 

2 yorum:

  1. Harikasın Üstadım, döktürmüşünüz yine incilerinizi her zamanki gibi, devamını bekliyoruzinşallah...

    YanıtlaSil