Her ne kadar ilk etapta konuyla ilgisizmiş gibi görünse de, eski bir zen hikayesiyle başlamak istiyorum. Sabredip devam ederseniz, konunun nasıl bağlandığını göreceksiniz.
Evvel zaman içinde Çin’de Çi Çang adında bir adam vardı ve dünyanın en iyi okçusu olmak istiyordu. Ona Vei Fei diye bir adamdan bahsettiler, ne var ki adam çok uzak bir diyarda oturuyordu. Çang uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra fei’yi buldu. Usta Çang’a evvela gözlerini hiç kırpmadan uzun zaman durmak gerektiğini söyledi. Çang evvela eşinin dokuma tezgahı altına uzanarak gözünden birkaç milimetre ötede işleyip duran mekiklere rağmen irkilmemeyi öğrendi. İki yıl sonra göz adelelerine öyle hakim olmuştu ki, günün birinde küçük bir örümcek kirpikleri arasına ağ kurdu. Çang bunun üzerine piştiğine hükmederek artık ustasının yanına gitmeye karar verdi.
Şimdi şöyle “webman” diye bir insan (süper kahraman) hayal edelim; bilgisayar ya da herhangi bir cihaz olmaksızın internete sadece beynini kullanarak bağlanabiliyor. Ve tüm kodları çözüp, her sisteme girebilme yetisine sahip. Bu şekilde tüm dünyayı değiştirmesi mümkün.
Ne büyük bir güç değil mi?
Peki ya bu insan internetin olmadığı bir zamanda ya da dünyada var olsa ne olur?
Elbette ki bu sahip olduğu gücün ve yeteneğin zerre kadar değeri kalmaz. Yani çok anlamsız olur. Bunu anlatmamın sebebi insanların çağa uygun iş bulmak için kendilerini yetişmeleri gerektiği falan değil. Çağın getirdiklerinin insanların gelişimlerini engelleyecek sistemler geliştiriyor olması.
GAPS Diyeti; GAPS Tedavisinin en temel unsurudur. Bozulan bakteri dengesini (disbiyozis) düzeltmek; hasarlı, yaralı, ülserli, ateşli, sızıntılı bağırsak (leaky gut syndrome) duvarını ve bağırsak epitel dokusunu iyileştirmek için uygulanan özel bir beslenme programıdır.
GAPS hastalarına uygun olan diyet, genel olarak Spesifik Karbonhidrat Diyetine dayanmaktadır. Bu beslenme programında; patojen bakterileri ve mantarları besleyen, nörotoksin üreten yiyecekler, işlenmiş gıdalar tamamen diyetten çıkarılır. Dost bakteri adını verdiğimiz probiyotik desteği sağlayan fermente yiyecekler ve probiyotik destekleri ise diyetin vazgeçilmezlerindendir.
Sorun yaşayan hücre burada bir sıkıntı var, haberin olsun dercesine Prostaglandin adında bir kimyasal üreterek sinir uçlarını uyarır. Ama ağrı kesiciler hücrenin bu kimyasalı üretmesini engelleyerek beyne bu ağrı sinyalinin gidişini durdururlar. Yani bir çeşit ileri seviye demokrasi gibi bir şey. (: Evet, beyne sinyal gitmez ve ağrı algısı azalır. Ama bu en temelde bir belirtidir ve önemli olan oranın neden acıdığına kafa yormak ve altta yatan sorunu bulup çözüm üretmektir. Ancak insanlar açısından çözüm üretmek ya da ağrının sebebini ortadan kaldırmak değil, sürekli olarak ağrı kesicilerle ağrıyı baskı altında tutmak yolu tercih edilir. İnsanların bu yüzeysel düşünce şekli ilaç sektörünün hoşuna gittiği için piyasaya sürekli yeni ağrı kesici ilaçlar sürerler.
Aspirin de sanki en masum ilaçmış gibi pazarlanır ve hatta tv başta olmak üzere tüm medyada "her gün bir tane almak çok iyi gelir" gibi son derece tehlikeli cümleler kurulur doktorlar tarafından. Sürekli alınan aspirin ise vücudu daha da asidik hale getirerek gelecekteki başka ağrıların sebebini oluşturmak üzere vücutta birikmeye başlar. Çünkü aspirin bir asittir, aspirinin bir diğer adı asetilsalisilik asittir.
Esasında en temelde yapılan iş, kanı sulandırmak değil, insanların algılarını manipüle edip beyinlerini sulandırmaktır. Bu sayede doktorların televizyonlarda insanların gözünün içine baka baka söyledikleri yalanları gerçek ve sağlıklı bilgi olarak algılanmaya başlanır.
Aspirin ve onun gibi kan sulandırdığı iddia edilen ilaçların bu sulandırma işlemini yapmaları ise kanı gerçekten sulandırmaktan ziyade, sadece kanın yapısını bozarak tartışmalı bir kıvam yaratmaktır. Bunu da K vitaminin çalışmasını önleyerek yaparlar. Oysa sağlıklı bir vücutta K vitaminin de gerekli olduğunu, onun da hayati bir rolü olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Bir insan doğal yollardan yani su içerek kanı sulandırmak yerine kanın yapısında bulunan yapıları devre dışı bırakarak geçici çözümlerle kanın yapısını bozmayı seçince uzun vadede bu durumun yaratacağı sorunları da biriktirmiş oluyor.
Ağrı kesiciler ve kan sulandırıcılar hayati tehlikesi olanlar için çok acil durumlarda kısa süreliğine kullanılabilir. Ama bu tür ilaçları ömür boyu almak vücudu hasta etmekten başka da bir şey değildir.
Dikkat edin, çevrenizde uzun zaman boyunca her gün aspirin alan birileri varsa, mutlaka eklem, romatizma ya da damar problemleri yaşayan tiplerdir. İçinde su olmayan sentetik haplarla kanın sulandırıldığını düşünmek çok saçma ve bilimsel bir yanı da yok.
Her şeye rağmen anahtar kelime "kan sulandırmak" ise anlamanız gereken kanı sulunadırmaktır. Ama insanlara yeterince su içmenin yararlarından bahsetmek, ilaç firmalarına kar getirmeyeceği için bu konunun üzeri kapatılır ve doktorlar kullanılarak piyasaya sürülen ilaçların faydalarından bahsedilir. İnsan kanının da tuzlu olduğunu belirtmekte fayda var ki damarların ve kanın sağlıklı yapıda kalabilmesi kişinin yeterince su içmesine ve yeterince doğal tuz kullanmasına bağlı olduğu anlaşılsın. Zaten bunu yapan birinin kan akıcılığı normal olacağı gibi aynı zamanda vücuttaki ağrılarının nedeni de zamanla ortadan kalkacaktır.
Peki bunu nasıl yapmak lazım diye sorarsanız, şunu okumanızı tavsiye ederim. Ve makalenin sonundaki tarifi uygulayabilirsiniz. ALKALİ SU YAPIMI
Yunanca'da "Pharmacon" hem zehir, hem de ilaç demektir.
Ve paranın en yüce değer olarak kabul edildiği kapitalist sistemde "Farmakoloji"nin zehir mi, yoksa şifa mı ürettiği kararını yorum yapmadan size bırakıyorum.
Kişinin tercih ettiği ya da hoşlanmadığı yiyeceklerden birçok şey anlamak mümkündür. Kişi eğer belli bir şeye karşı iştah duyuyorsa, buna bakarak belirgin bir bağlantıyı ve kendisi hakkında bir bilgiyi ortaya çıkarabilir. Açlık, sahip olma ve içeri alma isteğinin sembolüdür, belli bir hırsın ifadesidir. Yemek ise bu isteğin içeri alma, doyma ve bütünleşme yoluyla tatmin edilmesidir.
Kişinin sevgiye açlığı varsa ve bu açlık yeterince giderilemiyorsa, bu durum “tatlı” yeme ihtiyacı olarak bedende ortaya çıkar. Tatlı ve abur cubur yemeye duyulan şiddetli açlık, tatmin edilmemiş bir sevgi açlığının ifadesidir. Tatlı yiyen bir kişi, sevgi ve onaylanma özlemi içerisindedir.
Enfeksiyonlar ve özellikle yara tedavisi ile ilgili rehberlik eden bir diğer araştırmacı bilim adamı, Dr Robert O. Becker tarafından yayımlandı "Body Electric" Kötü durumda olan kırık ve yaraların yanı sıra kopan kol ve bacakların yerine takılmasında ve iyileştirilmesi yönünde araştırmalar yapan Dr Robert O. Becker, gümüş ile yaptığı deneylerde kemik iyileşmelerinde gümüş elektrotların diğer bütün metallerden çok daha etkili olduğunu tespit etti.
Limon ya da diğer asidik meyveler belki idrarı daha asidik yapabilir. Ama bu böbreklerinizin çalıştığını gösteren bir durumdur. Kafa karıştıran durum şudur ki, limonun ph değeri 3 civarında iken nasıl oluyor da insan enzimlerinin ph değerini 7.30 civarına getiriyor?
Doğal sitrik asit neredeyse bütün bitkilerde ve canlı hücrelerde bulunuyor zaten. Canlı hücreler sitrik asit olmadan işlevlerini gerçekleştiremezler. Sitrik asit insan organizmasında da üretilir. Vücuda alınan gıdalardaki karbonhidrat, protein ve yağ gibi bileşiklerin enerjiye dönüşürken izledikleri yollardan birisi de sitrik asit döngüsü ya da bu döngüyü bulan kişinin adının verildiği krebs döngüsüdür. Krebs sözcüğü almanca'da kanser anlamına geldiği için hatalı çeviri sonucu sitrik asit kanserojendir şeklinde asılsız bir söylem de oluşmuştur.
Osteoporoz için Dr. Ece hanımdan aldığım eski bir tarif.
1 kg limon,
3 adet taze yumurta(dolaba girmemiş),
125 gr. Nöbet şekeri(aktardan alınacak),
1 çay bardağı konyak.
Hazırlanışı: yumurtalar iyice yıkanacak ve bir kavanoza kırılmadan konacak. Üzerine 1 kg limonun suyu sıkılarak ilave edilecek. Kavanoz sıkıca kapatılıp buzdolabına konacak. Yaklaşık 5 günde yumurtaların tüm kabukları eriyor. Bozamsı bir sıvı oluyor. Yumurtaların içteki zarı bozulmadan kalıyor. Zarları bir maşayla alıp atın. Yumurtanın içeriği de sıvıya karışıyor o zaman Nöbet şekerlerini havanda biraz dövüp( büyük kristal halinde oluyor. Dövülüp kırılınca daha çabuk eriyor) içine katın . En son 1 bardak kanyak katıp. İyice karıştırın. (Mikserle kısa süre) bailey's görüntüsünde ve tadında bir içecek oluyor. Buzdolabında tutulacak. Sabahları veya akşamları yatmadan önce yarım çay bardağı veya 1 likör bardağı içilecek.
Bilim kurgu mu, yoksa gerçek bilim mi? Ya da bilim dediğiniz şeyin gerçekten bilimle alakası var mı? Bilim adı altında uygulanan metotlar bilimsel mi, ya da bize daha iyi bir hayat sunuyor mu? Dizinin bu bölümünü izleyin. http://dizipub.com/the-x-files-10-sezon-6-bolum/
Kolloidler tam anlamıyla çözelti değildirler. İyon veya moleküllerden daha büyük l nm ile 1000 nm arasında parçacıklar içerirler. Bu parçacıklara kolloidal adı verilir. Bir kolloidal dağılım ışık gönderilerek aydınlatıldığı zaman mikroskopla incelenirse her bir parçacığın ışık saçan bir parçacık şeklinde sıvı içinde sağa sola hareketler yaptığı gözlenir. Kolloidal dağılma kuvvetli bir ışık gönderildiğinde dağılmış parçacıklardan yansıyan ışık nedeniyle ışığın geçtiği yol görünür, fakat çözeltide gönderilen ışığın geçtiği yol görünmez. Buna TyndalI olayı denir ve çözeltilerle kolloidal dağılımı ayırdetmede kullanılır. Tyndall olayı sabunlu bir çözeltiye veya tozlu bir havaya güneş ışığı vurduğunda da kolayca farkedilir. Kolloidal dağılım değişik yollarla elde edilebilir. Laboratuarda seyrelfik AgNO3 çözeltisini çeşme suyu üzerine döktüğümüzde beyaz bir bulanıklık görürsünüz. Bu çökmeye fırsat bulamamış AgCI kolloidal dağılımıdır. Beklenirse veya santrifüj lenirse beyaz AgCI dibe çöker üstte berrak sıvı kalır. Büyük parçaların öğütülmesiyle şiddetli karıştırma ile de kolloidal dağılımlar elde edilebilir.
Son zamanlarda kolloidal gümüş ile ilgili dikkatimi çeken bazı yanlış bilgiler hakkında yazmak sanırım şart oldu. Şayet kendi imkanlarınızla gümüş suyu yapacaksanız kullanacağınız suyun % 0 oranında saf olması şarttır-ki "0" düzeyinde bir su elde edebilecğinizi ya da eczanelerden temin edebileceğinizi sanmıyorum. Daha da önemlisi gümüşün %99,99 oranında saf olması gerekir. Ancak bu saflıkta Türkiye'de gümüş temin edebileceğinizden emin değilim. Sertifikalı gümüş bulun.
Eğer kullandığınız tam saf olmayan suyun içerisindeki metaller, vitaminler, minareller vs. ve de saf olmayan gümüşün içindeki başka madenler elektroliz yoluyla çözünecek olursa ve siz bunu uzun vadede içerseniz sadece argyria olmakla kalmaz, aynı zamanda şimdi tam bilemeyeceğim başka arızalara da sahip olabilirsiniz.
Aşağıda linki yer alan makalede hücre biyolojisi bölümünden araştımacılar Barcelona Üniversitesi Tıp Fakültesi bölümünden nörobilimciler ve daha bir çok bölümden araştırmacılar gümüş iyonlarının etanolun neden olduğu zararlara karşı hücreleri koruduğunu keşfettiler.
Bu keşfin en açık kullanım alanı alkolizmin zarar verdiği doku ve hücrelerin detavisi olacaktır.
Aslına bakacak olursanız başlığa "Sanat anlayışı" yerine, yine sağlıktaki gibi "Sektör" kullanılabilirdi. Çünkü sanatta da aynen sağlıktaki gibi bir yozlaşmışlık sözkonusudur. Elbette ki yozlaşmış olan direkt sanatın kendisi değil, sanat anlayışıdır. Ama her şeye rağmen sağlıkta olduğu gibi para gerçek sanatta ön planda değildir. İstisnalar hariç, gerçek sanatçılar hiç bir zaman çok zengin olmazlar. Dahası sefalet içinde ölenlerine sıkça rastlanır. Gerçi öldükten sonra değerleri anlaşılabilir. Ancak bu durumun sanatı yapanın kendisine bir faydası yoktur. Zaten para kaygısı güdülerek yapılan hiç bir şey sanat değildir.
Neyse, gelelim ana mevzuya.
Takviyeden kasıt halk arasında yanlış anlaşılıyor gibi!
Öncelikle onu bir açığa kavuşturmak gerekiyor. Canlılar her halükarda takviyeye ihtiyaç duyarlar. Yediğiniz kiraz ya da zencefil de bir çeşit takviyedir. Su bile takviye olarak anlaşılabilir. Ama yaşamak için bu gibi şeylere mecburuz. Burada önemli olan Takviye gıda olarak nitelendirilen şeylerin doğal olup olmadığıdır. Yani sentetik ilaçların ya da suni takviyelerin çok ciddi yan etkileri olabilirken, kolloidal gümüş gibi terkibin hiç bir yan etkisinin olmamasıdır.
Kolloidal gümüşün bir virüsün, bakterinin, mantarın yakınında bulunması, bu mikro organizmaların oksijen metabolizma enziminin çalışmasını engelliyor. Mikro organizmaların oksijen metabolizmalarını, bizim ciğerlerimize benzetirsek bir manada gümüş iyonları bu mikro organizmaların ciğerlerini çalışmaz hale getiriyor. Canlı bir hücreden daha küçük olan nano gümüş’le temas eden, bakteri, virüs veya mantar hücrelerinin metabolizması bozulmakta ve elektrolit dengesi yok olmakta ve enzimleri etkisiz hale gelerek ölmektedir.
(Aşağıdaki makaleyi bir çok kaynakta Meltem'in ismi kullanılmadan görmüşsünüzdür. Ancak dostum Meltem Öztürk'e aittir. Ve ilk olarak tarafımdan yayınlanmıştır. )
100 yıl önce en nadir hastalıklardan biri sayılan kanser hastalığı, son 20 yılda müthiş bir hızla, kadınlarda %50, erkeklerde %100 gibi bir artış gösterdi. Bir arkadaşımın söylediği gibi; artık kim kanser oldu değil, kim kanser olmadı diye soracağız!
Bu artışların sebepleri Dr. Hamer'ın dediği gibi; Ziyonistlerin çeşitli yöntemler ile sağlığımıza uyguladıkları saldırılarıdır.
Dr. Hamer Avrupa’da sayısız kanser vakasını iyileştiren “Yeni Germanık Tıp" (Germanische Neue Medizin) yöntemini icat eden kişidir. Sayısız karalama kampayanları sonucu Doktorası ve çalışma izni elinden alınmıştır.
İsrail’de ise kanser hastalıkları nedense son derece nadir görülmektedir.